...

Nasıl Bir Gençlik!

Dünya Materials 8 Ekim 2015 21:36
Nasıl Bir Gençlik!
Nasıl Bir Gençlik!

Читайте Trend в

Metin Boşnak- Gazetesiz yazarı

Erdoğan başbakan iken, telekonferansla katıldığı AKP Gençlik Kurultayında "modern ve dindar bir nesil için" mücadele ettiklerini belirtti. Arkasından tepkiler geldi tabi. Seküler ve liberal medya mensuplarının tepkilerini anlamak zor değil. Laik medyanın tepkisi "dindar" kavramına "Cumhuriyet ilkelerini" işaret ederek tepki gösterdi. Öte yandan, liberallere göre din zaten devletin işi değildi. Nasılsa bir sermaye grubu da ona el atardı zahir!

Aslında uzun zamandır unutulan "laik" söylem Başbakan'ınsözleri üzerine yeniden canlandı. Dahası zaten Başbakan Mısır'daki dini-siyasi kesimlere yaptığı bir konuşmada, "laikliğin dinsizlik olmadığı" kabilinden sözler etmiş ve laikliğin faydalarından bahsetmişti. Hatta Erdoğan'ın o konuşması Türkiye'de Mısır'dan çok etki yapmış ve ondan dolayı eleştiri almıştı.

Daha sonra "modern ve dindar Başbakan konuşmasında;

"İyi eğitim almış, modern altyapıya kavuşmuş, bilgi ve hikmetle donanmış bir gençlik için tüm imkânları seferber ediyoruz. Dünya ile rekabet edebilen, dünyayı yakında takip edebilen, meselelere sahip çıkan bir gençlik düşlüyoruz. Milli manevi değerlerine sahip çıkan, onları yaşatan, geleceğini geçmişinden aldığı güç, gurur ve ilhamla şekillendiren bir gençlik tasavvur ediyoruz. Modern, dindar bir gençlikten bahsediyorum. Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum. Kökü ezelde ve dalı ebette bir sistemin aşkına, estetiğine, irfanına sahip bir gençlikten bahsediyorum. Ben şu anda Abdi İpekçi Spor Salonu'ndaki gençliği böyle bir gençlik olarak karşımda görüyorum. Türkiye'nin aydınlık geleceğini bir kez daha selamlıyorum" şeklinde konuştu. Başbakan toplumdaki fay hatlarına işaret ederek bu fay hatlarının İslam kanalıyla kapanacağını ve toplumun muhtemel depremlerden korunacağını düşünüyor. Yani Asım'ın Neslini anlatıyor. Ve cemaat ekollerinden gelmeyen bir nesilden bahsediyor. İki şairin fikirleri ve sancılarıyla inşa ettiği bir gençlik: Mehmet Akif ve Necip Fazıl. Başbakan Gettolaşan Türkiye'de, yeniden mahalleyi kurma özlemi çekiyor.

Asım ve Haluk'un Nesli

Türkiye'de ideolojik, kültürel ve ekonomik açından farklı mahalleler Osmanlıdan beri oldu. Cumhuriyet döneminde temel iki zihinsel mahalle Asım ve Haluk'unkiler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu genellemenin altında farklı etnisiteler zaten vardı. Bazen siyasal parti, bazen cemaat, tarikat, bazen farklı fraksiyonlar olarak hayatını sürdürdü bu mahalleler.Asıl olan cephede olduklarını hissedenlerdir.

Bu anlamda Asım'ın nesli ile Haluk'un neslini çatışan gruplar olarak almak--onların zihinlerindeki çatışmaların, doğru ya da yanlış, haklı ya da haksız, gerekçeli ya da gerekçesiz diye bakmadan--aslında siyasal, ekonomik tahterevallilerini ağırlaşan tarafına göre şekil aldığını görmek gerekir. Kendinceürettiğinden, dışarıdan kendine kattığından ziyade (mesela sömürü ve kolonizasyonla) içerdeki "ötekini" kendince avantajına göre kullanmak şeklinde çıkmaktadır.

Nostaljik esintileriyle tatlı hatıralarını mesela son dönemdeki dizilerin bir kısmında yeniden tattığımız mahalle, aslında çok katmanlı baskılara maruz kalan Türk toplumunda yeni bir çehreye büründü. Daha önceleri mahalledeki insanların kimliğindenşikâyetleri olanlar, birden mahalle kavramını kendi "tartışılmaz mahalle"siyle algılamaya başladılar.

Şerif Mardin'in "mahalle baskısı" kavramının varlığına inanmakla beraber, itirazım temelde mahalle ile bu baskının önce çıkması. Onun da dayanağı, Türkiye'de"millet olamamanın"getirdiği hedefsizlik, doğu-batı arasında, tarihle-hal arasında sıkışmışlık hisleri ve farklı travma ve fukaralıklar sonucunda, aslında toplumun gettolaştığını ve sorunun özündeki milletin farklı gruplarının da kabileler, aşiretler ya da kültler tarzında yaşadığını düşünmem.Sorun millet olmakta değil, millet olmamızdaki engellerdedir.

Öncelikle "Mahalle" kavramının devlet düzenindeki algılanmasına bakmak, sonra da toplumsal ve bireysel hafızalardaki çağrışımlarını incelemek lazımdır. Mülki idaredeki lügat anlamıyla mahalle, "kentsel alandaki coğrafi veya yönetsel alt bölümdür." Bir şehrin, bir kasabanın, büyükçe bir köyün bölündüğü parçalardan her birine "mahalle" denir. Mahalle, İngilizce "neighborhood" kavramı karşılığı olarak yakın komşuluk ilişkilerinin kurulabildiği en küçük sosyal bir yapıdır.

Türkiye Cumhuriyetinin idari sisteminde iki farklı mahalle kavramı vardır. Genel olarak bilineni il ve ilçe merkezlerinde olan, daha kalabalık nüfusa sahip olup yerel yönetimlerin mahalli idarelerdeki parçasıdır. Ancak bir de köy tüzel kişiliğine bağlı olan, köy bağlısı mahalleler de vardır ki bu mahalleler, köy tüzel kişiliği içerisinde bağlı olduğu köy muhtarlığı eliyle idare edilirler.Kırsaldaki mahallenin kentteki mahalleden çok farklı konumları olduğu/olacağı açıktır.

Her kent ve kasaba, çeşitli adlarla ifadelendirilen mahallelerden meydana gelir. Belediye sınırları içinde mahalle kurulması, kaldırılması, birleştirilmesi bölünmesi, adları ile sınırlarının belirlenmesi veya değiştirilmesi, belediye meclisinin kararı ve kaymakamın görüşü üzerine valinin onayı ile olmaktadır.

Mahalle il, belediye ve köy gibi bir yerel yönetim birimi değildir. Mahallenin tüzel kişiliği yoktur. Mahalle yönetimi, hizmet ve sorumluluk bakımından, belediye ve mülki makamlarla vali ya da kaymakamla ilişkilendirilmiştir. Mahalli, mülki makamların mahalle muhtarları üzerinde hiyerarşik denetimi andıran yetkileri bulunmaktadır. Bununla beraber Mahalle, organlarının seçimle işbaşına gelmesi bakımından yerel yönetim birimlerine benzemektedir.

Osmanlı Devletinden günümüze taşınan bir kurum olan mahalle yönetiminin tarihi, belediye yönetiminden daha eskidir. Osmanlı'da "mülki," beledi kentsel ve adli teşkilatın ilk basamağını mahalleler oluşturur. Mahalle, kaza, nahiye biçiminde örgütlenme arasında farklılıklar bulunur. Kazaları kadılar, nahiyeleri naipler, mahalleleri ise imamlar idare etmektedir.

Geleneksel Osmanlı Mahallesi sınıf ve statü farklılığına göre değil, etnik ve dinsel farklılığa göre biçimlenmiştir. Bu nedenle,Müslüman mahallelerinden imamlar sorumlu olurken, gayri-Müslim mahallelerinden ise "kocabaşı" ve "papazlar" sorumludur.

İmamlar mahalle halkının tercihleri de göz önünde tutularak, kadı'nın önerisi ve padişahın fermanıyla atanmaktadır. İmamlar dini görevlerinin yanında doğum, ölüm, evlenme, boşanma, ikametgâh değiştirme gibi Nüfus işlemlerini takip edip, medeni hal kayıt ve sicillerini tutmuşlardır. Cenaze defin izinlerini imamlar vermişlerdir. İmamlar aynı zamanda, halkın küçük anlaşmazlıklarını çözme görevini de yüklenerek bir nevi "sulh hukuk mahkemesinin" görevini daha basitçe ifa etmişlerdir.Sonraları imamların bazı görevlerini muhtarlar devraldılar.

İlk muhtarlık örgütünün İstanbul'da 1829 yılında kurulmasıyla imamın mülki idareyle ilgili görevlerini muhtarlar daha büyük yetkilerle donanmış olarak üstlenmeye başlamışlardır.Mahalle yönetimine ilişkin ilk yasal düzenleme 1864 yılında "Teşkil-i Vilayet Nizamnamesi" ile yapılmıştır. Bu nizamnamece mahalle oluşumu, muhtar ve ihtiyar heyetinin seçimi ve muhtarın görevleri belirlenmiştir. Daha sonrasında 1876 yılında çıkarılan idare-i Umumiye-i vilayet Nizamnamesi ile mahalle yönetimin görevleri daha ayrıntılı bir şekilde belirlenmiştir.

1913 tarihinde çıkarılan geçici İdare-i Umumiye-i Vilayet Kanunu ile mahalle yönetimleri ile ilgili tüm düzenlemeler yürürlükten kaldırılmıştır. Buna rağmen, mahalle yönetimlerinin gördüğü hizmetlerin hangi kurumlarca görüleceği düzenlenemediği için mahalle yönetimleri, yasal dayanağı olmadığı halde devam etmiştir. Bu fiili durum, Cumhuriyetin ilanından sonra da, 1930 tarihli 1580 sayılı Belediye Kanunu çıkarılana değin sürmüştür. 1580 sayılı kanunun sekizinci maddesinde mahalle kurulması düzenlenmesiyle birlikte, fiili durum yasal hale gelmiştir.Belediye Kanununun çıkarılmasından sadece üç yıl sonra 10.03.1933 tarih ve 2295 sayılı kanunla mahalle muhtarlıkları ve ihtiyar heyetleri tekrar kapatılmıştır.

Ancak, geçen zaman içinde mahalle yönetiminin yokluğunun neden olduğu boşlukdoldurulamadığı için 05.04.2004 tarih ve 4541 sayılı kanun ve 26.04.1945 tarih 3/2413 sayılı bakanlar Kurulu Kararıyla kabul edilen Tüzük ile mahalle muhtarlığı tekrar düzenlenmiştir. Adı geçen yasal düzenleme küçük bazı değişikliklerle birlikte günümüze kadar gelmiş ve günümüzde de geçerliğini korumaktadır.

GETTOLAŞMANIN NEDENLERİ

Mahallenin kısa tarihçesi bu iken, "getto" (ghetto) adını Venedik'teki Ghetto'dan almıştır. İki bin yıllık sürgün hayatlarının bir kısmında Yahudiler burada yaşamaya zorlanmışlar, tecrit edilmek suretiyle bir anlamda karantina mahallesinde iskân edilmişlerdir.

Kavram Almancada "Judengasse" olarak işgal altındaki Avrupa'da 1939-1944 yılları arasında sıklıkla kullanıldı. Temelde Yahudilerin iskân alanını ifade eden, tahkir eden çağrışımları ve Avrupalının kafasındaki önyargıları barındırıyordu.

Sonraları bu kavram, Yahudilerin yaşadıkları yerleri yansıtmaktan çıkıp, adeta kendi içinde değer sistemlerini merkez otoriteden uzak, fukara, dışlanmış azınlık nüfuslarının barındığı bakımsız yerlerin hepsini ifade eder oldu.

Gettoların oluşmasındaki unsurlar, Mahalle oluşumlarından farklı olarak, ekonomik açıdan alt grupların ve etnik ve dini azınlıkların bir arada yaşadıkları alanı ifade eder. Göçle gelen insanların, köklerinden ve asıl mahallelerinden kopması ve yeni geldiği mahallede dayanışma unsurları araması, var olma, kendini ispat etme çabaları sonucunda, bazen aynı bölgelerden gelme anlayışıylahemşeri esasına dayalı, bazen aynı ya da benzer meslekleri icra eden, bazen etnik ve dini olarak benzerliklerini dayanışma, haberleşme ve yeni yerde tutunma esasına dayalı, hem aynı bölge ve ülke içinde hem de farklı bir ülkede teşkil ettikleri "millet" tanımından çok, aşiret, kabile prensipleri doğrultusunda hareket eden bir ünsiyetle bağlı gruplara dönüştüler.

Getto moderniteye hem tepkili hem de modernleşme isteğini bastırmakta zorlanan yerleşkelerdir.Etnik ve dini temaların ağırlıkta olmasına rağmen gettolar aslında ekonomik açıdan dışlanmış ya da yarıştan kopmuş olan getto dışı alanlardan da insanları barındırabilir. Arapçada "Mellah" diye ifade edilen "getto", tam tamına Türk dilinde karşılığının olmaması ve tarihsel çağrışımlarıyla Türklerin bir getto kültürünü tarihte barındırmadığını ifade etmektedir. Ayrıca Türk tarihi boyunca, bugün Yahudilerin Filistin'deki gettolaştırmak amacına benzer sosyal ve fiziki duvarları olmamıştır.

Gettolar çoğunluk sisteminin, bazen şiddet, bazen husumet ve bazen de yasal uygulamalarla etnik ve dini azınlıkları iktisadi bir birliktelik hissiyle belli noktalarda merkezlendirmesiyle oluşur. Yahudi gettolarından farklı olarak, bu alanların en ortak yanları ekonomik geri kalmışlıkları ve "yabancılık"larıdır. 19. asırda Amerikan şehirlerine önce İrlanda sonra İtalyan ve Polonyalıların doluşması buna örnektir.Bu tür cemaatler en az iki nesil boyunca bu tür gettolarda yaşamışlardır.

Dayanışma hissinin yanında gelenek ortaklığı ve dildeki"dışarıyla" iletişimde sıkıntıları getto ve dışarısı arasındaki mesafeyi uzatmıştır. Buna aksan farklılığının getirdiği "yabancılık" hissini de eklemek gerekir çünkü farklı aksanlar da benzeri bir şekilde yabancılık ve başka yere aitlik hislerini uyandırmakta ve beslemekte işlev görür. Öte yandan, gettoların içinde bir başka dayanışma ve kimlik izharı olarak "kaynaşmayı" sağlar. Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde "göçmen işçi" olarak yaşayan Türklerin ve 1950'lerden sonra sanayileşme ile kırsaldan kente yapılan "dâhili göç" insanlarının da durumları benzerlikler gösterir.

Türkiye'deki sorun, gettonun mahalleye, aşiretin Millete tahakküm çabasıdır.Ve bunu becermek için her yol mubah görülmektedir. Gettonun ve aşiretin mantığının doğru çalışması için düşman üreterek kimlik kazanma sürecinin Millet üzerinden olmasına engel olmak lazımdır. Bunun yolu da vatanı vatan olarak bilen, vatandan aldığı kadar vermeyi de bir vatandaşlık bilinci ve şiarıyla içselleştiren Millet mensupları olarak hareket etmek gerekmektedir.

Bir ülkede doğmuş olmaktan öte meziyetleri ortaya koymadan, vatandaş olunamayacağı da açıktır. Aşiret mensupları ile Milletin mensupları arasındaki temel fark da burada yatmaktadır. Millet olmayı beceremeyenlerin, Millete varlıklarının bütün yükünü devlet üzerinden yıkma hakkı olmadığı gibi, çok basit hesapla en azından harcadıklarının ve aldıkları hizmetlerin hakkını vermek gibi bir vatandaşlık borçları vardır.

Son Haberler

Son Haberler